Üç aylık bir ayrılıktan sonra zeytin ağaçlarıyla kavuştuk birbirimize. Bahar yüzünü göstermeye başlamış buralarda. Geceler soğuk olsa da güneş ısıtıyor gün içinde. Badem ve erik ağaçları çiçek açmaya başlamış. Çiğdemler, dağ sümbülleri, dağ laleri başlarını kaldırıyor yavaştan. Zeytinliğin bakımı, yani çalı temizliği, geçen yıl budamayı yetiştiremediğimiz ağaçların budanması, çıkan dalların öğütülmesi için buradayız. Benim görevim öğle yemeği zamanında, çalışanlara çayı hazır etmek. Semaverde ateş yakmak için çalı, çırpı, kozalak toplamak; ateşi yakıp canlı tutmak, çayı demlemek. Bu sabah karacayı gördüm uzaktan, seke seke dolaşıyordu ağaçların arasında. İki şahin selam verdi tepemizde, Hoşgeldin! dediler galiba. Ötücü kuşların konseri duyuluyor etrafta. Bahar doğanın uyanışı ile birlikte insanın umudunu, yaşam coşkusunu artırıyor.



Öğle yemeğimizi yerken deprem oldu yine. Herkes telefonlarına sarılıp sevdiklerini aradı hemen. Küçük bir deprem yaşandığı, herkesin iyi olduğu haberinden sonra normale dönüldü hemen. Üzerinde oturduğum toprağın nasıl da canlı olduğunu, doğa karşısındaki kırılganlığımızı hissettim. O da kendi düzenini sağlamaya, yerleşmeye çalışıyordu sanki. Saygıyla, sevgiyle dokundum toprağa. “Ah Toprak Ana! “dedim. “Seni daha iyi koruyabilsek, değerini bilebilsek keşke.”